Hak, Hukuk ve Adalet

 

Hak, Hukuk ve Adalet Üzerine: Umudun Direnişi

Günümüz Türkiye’sinin en yakıcı sorunlarından biri, giderek derinleşen adaletsizliklerdir. Bu tabloyu anlamlandırabilmek ve toplumsal vicdanda karşılık bulmasını sağlamak için öncelikle bazı temel kavramlara açıklık getirmek gerekir: Hak, hukuk ve adalet...

Hak, bireyin doğuştan veya sonradan kazandığı, başkaları tarafından da tanınması gereken temel özgürlük ve taleplerin genel adıdır. Örneğin, yaşam hakkı, ifade özgürlüğü ya da eğitim hakkı, insan varoluşunun dokunulmaz alanlarıdır.

Hukuk, bu hakların hayata geçmesini ve korunmasını sağlayan kurallar bütünüdür. Devlet eliyle oluşturulur ve herkesin uyması zorunludur. Ceza hukuku, medeni hukuk gibi alt dallarıyla toplumun işleyişine yön verir.

Adalet ise tüm bu düzenin ruhudur. Herkese eşit, tarafsız ve hak ettiği biçimde davranmak; hak sahibine hakkını teslim etmektir. Suçluya ceza, mazluma özgürlük verilmesidir.

Bu üç kavramın birbiriyle olan bağı hayati önemdedir: Haklar, ancak işleyen bir hukuk sistemi ile korunabilir. Hukukun, adil ve bağımsız yargıçlar tarafından uygulanması gerekir. Adaletin sağlanması ise, hukukun evrensel normlar çerçevesinde ve kuyumcu terazisi hassasiyetiyle işletilmesine bağlıdır.

Ne yazık ki bugün, ülkemizde bu hassas dengenin ciddi şekilde bozulduğunu gözlemliyoruz. Masumiyet karinesi gözetilmeden insanların özgürlükleri kısıtlanıyor, dokunulmazlıklar keyfi biçimde ihlal ediliyor. Üstelik bu yalnızca bireysel hak ihlalleri değil; bir bütün olarak demokrasiye ve halkın iradesine yönelmiş bir tehdit boyutuna ulaşmış durumda.

Montesquieu’nün uyarısını yeniden hatırlamalıyız:

"Bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma yönelmiş bir tehdittir."

Bugün birçok belediye başkanı ve bürokrat, son derece zayıf gerekçelerle tutuklu durumda. Onlara oy vermiş milyonlarca seçmenin temsiliyet hakkı yok sayılıyor. Suçun oluşup oluşmadığına dair ciddi şüpheler varken, insanlar aylarca, yıllarca özgürlüklerinden mahrum ediliyor. Üstelik bir kısmı hasta, bir kısmı kaçma ihtimali olmayan kişiler. Hukukun temel ilkesi olan "tutuksuz yargılama" ilkesi çiğneniyor.

Oysa hukuk devletinin en temel özelliği, keyfiliği dışlamasıdır. Hukukun üstünlüğünün yerini siyasal hesaplar alırsa, adalet çöker; adalet çökerse toplumun tüm dengesi altüst olur. Bu sadece bir kişi ya da bir grubun sorunu değildir; bütün toplumun geleceğini ilgilendiren bir çöküştür.

Uluslararası alanda ise durum vahim: Demokrasi ve insan hakları söylemiyle dünyaya yön vermek isteyen emperyal güçler sessiz; Birleşmiş Milletler etkisiz, Avrupa Konseyi yetersiz ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ise uygulanmıyor. Evrensel hukuk normları, iktidarların keyfine bırakılmış durumda.

Unutulmamalıdır ki:

  • "Hukukun olmadığı yerde adalet aranmaz."

  • "Kanunlar, güçlüleri değil, haklıları korumalıdır."

  • "Hukuk susarsa, zulüm konuşur."

Aristo’nun dediği gibi:
"Adalet, erdemlerin anasıdır."
Adaletin ortadan kalkması, yalnızca yargının çöküşü değil, aynı zamanda erdemin, vicdanın ve insan onurunun da yitimidir.

Bugün ülkemizin en çalışkan, en üretken belediye başkanları ve üst düzey kamu görevlileri, ailelerinden uzak, tek kişilik hücrelerde, hiçbir kesin hüküm olmadan tutuluyor. Vicdanlar sızlıyor, toplumda güven erozyonu derinleşiyor.

Elbette muhalefet ses çıkarıyor, mitingler düzenliyor. Bu eylemler kıymetlidir; ama yetmez. Sivil toplum örgütleri, sendikalar, meslek birlikleri, birleşik bir cephe oluşturarak bu hukuksuzluğa yüksek sesle karşı durmalıdır. Çünkü adalet susarsa, sıradaki hepimiz olabiliriz.

Yarın çok geç olabilir.

Bugün harekete geçmek, yalnızca siyasi değil, ahlaki ve insani bir sorumluluktur. Çünkü insan hakları, demokrasi ve adalet bir ülkenin süsü değil; temelidir.

Ve son söz, Çetin Altan’ın unutulmaz çağrısıyla gelsin:

"Enseyi karartmayın."
Çünkü umut, en karanlık gecede bile sabahı beklemekten vazgeçmeyen bir yürek direnişidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Smyrna

Kar Yağınca Memleketime

Yedi Tepeli Şehir